Tag Archive | İskender Pala

İçimizdeki dalkavukları ıslah et Allah’ım!

Prof.Dr.İskender PALA

İnsanoğlu kendine çıkar sağlamak için başkalarının hakkını çiğneme günahıyla tarihin en eski zamanlarında tanışmıştır.

Şimdilerde adına dalkavukluk dediğimiz bu mesleğe günümüzde ‘yalakalık’ deniyor. Yalaka, gök kubbenin gördüğü en eski zalimlikleri iş edinmiştir kendine. Bazen masum bir menfaat temini uğruna zavallı uygulamalara girişir, bazen canlara kastedecek kadar arsızlaşır ve azgınlaşırlar. Makam, güç, para vb . yönünden üstün birine yaranmak yegane gayeleri olduğu için menfaatleri bittiği anda bir başkasının dizi dibine çöküp meslek icrasına orada başlamaları tabiidir. Onlar güce tapar ve gücü kendileri için kullanabilmek üzere her çareye başvururlar. Dalkavukluğun milliyeti, cinsiyeti, din veya imanı yoktur. Tarih, çıkar uğruna yapılan dalkavukluğun pek çok örneğini görmüştür çünkü.

Dalkavukların sayısı, gücü elde bulunduran iradenin zayıf karakterli olması halinde hızla artar. Osmanlı Devleti’nin yükseliş devrinde fazla görülmeyen dalkavukların çöküş sürecinde mantar gibi her yerde türeyivermeleri bundandır. Yönetimin ve gücün çevresini dalkavuklar sarar da yönetici de zayıf iradeli çıkar, her önüne gelene inanırsa orada dalkavukluk bir cinayete bile kapı aralayabilir. Örnek mi istiyorsunuz; buyurun Sultan III. Mehmet’in sarayı: Okumaya devam et

Benim ahlakım, senin ahlakın, onun ahlakı…

İskender PALA

Gelin, Fuzuli üstadımızı yâd edelim; diyor ki: Canı kim cânânı için sevse cânânın sever. Canı için kim ki cânânın sever cânın sever

Bu anlayışa göre eski zamanlarda insanların aşk u alaka bahis konusu olunca iki tür algı geliştirdikleri söylenebilir: Sevgili için can taşıyan kişi ve canı için sevgili taşıyan kişi. Bu bakış açısını toplumsal hayatta iki farklı ahlak anlayışıyla, bencillik ve fedakârlık olarak ifade etmek mümkündür. Bilindiği gibi bunlardan biri almayı, diğeri vermeyi önemser. Image and video hosting by TinyPicAlmayı önemseyen kişi, kendi menfaati doğrultusunda başkalarını zarara sokuyor demektir. Oysa sevgiliye yâr olmak vardır da bâr (yük) olmak yoktur. Almayı ahlak edinen kişi tüketici bilince sahiptir. Nitekim bencillik (egoizm, enaniyet) ve menfaatperestlik kavramları almak ama vermemek üzerine kurulmuştur. Bunun karşısında vermek ama almamak üzerine kurulmuş olan feragat ve özveri anlayışı da vardır. Bu da başkası hesabına kendinden vazgeçen tavrı benimser. Yani âşık, sevgili lehine kendinden vazgeçer ve her şeyini sevgiliye verir. Buradaki verme ahlakı üreticidir, kendinden veren kişi kalıcı şeyler yapıyor demektir. Ölümsüz aşkların sırrı bu kendinden verme tavrında gizlidir.

Alma ve verme üzerine kurulu bu iki zıt tavrın dışında hem almayı, hem vermeyi kucaklayan üçüncü bir anlayış biçiminden söz edilebilir ki bu, sosyal hayatta önemli olmakla birlikte aşk bahsinde yaya kalmaya mahkum bir anlayıştır. Bu ahlak da paylaşımcıdır. Modern zamanların insanları bu üçüncü tip ahlakı önemsemekte hatta bununla yetinmeyip sevgi ve evlilik gibi mefhumları da bu gözlükle değerlendirmektedirler. Almada ve vermede eşit olduğunu iddia eden ahlak aklın ürünüdür ve dikkatli bakarsanız materyalizmin bu anlayışı durmadan pompaladığını görürsünüz. Artık insanlar verecekleri zaman ne aldıklarının,­ yahut alacakları vakit ne verdiklerinin hesabını yapıyorlar. Okumaya devam et

Aşktır ki, Gerisi Vesairedir…

İskender PALA

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zehr–i dermanındadır…”
Fuzuli
Image and video hosting by TinyPic
Sevgili!..

Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim.

Sevgili!..

Şimdi senden uzakta, aşk şudur diyebilsem eğer, son defa kendimi ve ilk defa okuyucumu kandırmış olacağım. Bildim dediğim bir aldanıştır çünki o, duydum dediğim bir yanıştır. Şimdi ayın, şın ve kaf’ları çıkardılar elifbelerden de sensizliğin mektebinde bir sabra mıhladılar bizi elif’lerle he’lerden. Sensizlikte hasretin hüzzamlarını öğrendik kucak kucak, ve aşkın nihavent saltanatını arar olduk köşe bucak. Okumaya devam et

Bir Aşk Hikayesi

İskender PALA

Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…
   Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın…

Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor.

Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.

Okumaya devam et

Sevgili için can isteyenin hikâyesi…

İskender PALA

Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Uzun saçlı bir delikanlı ona âşık oldu. Geceleri hasretiyle ah ediyor, gündüzleri sarayın kapısını gözlüyor, o nereye giderse atının ardından sürüklenip gidiyor, koşuyor, gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıtıyordu. Bu yüzden sultanın çavuşlarından durmadan eziyet görüyor, dayak yiyor, ama bir kerecik olsun feryad etmiyor, ah demiyordu. Halk bu olup biteni gördükçe kah delikanlıyı ayıplıyorlar, kah sultanın insafsızlığına söyleniyorlardı. İçlerinden bir tanesi bile delikanlıyı kıza layık görmüş değildi. Nihayet kız, babasına,

-Bu bela niceye dek sürecek, dedi; beni bu halden kurtar, artık utanıyorum.

Sultan bunun üzerine o delikanlının tutulup derhal şehir meydanına getirilmesini, orada saçlarından bir atın ayağına bağlanıp bedeni paramparça olana dek sürükletilmesini ferman etti. Halk, yürekleri parçalanarak meydana toplandılar, göz yaşları toprağı kızıl güllere benzetmekteydi. Ve nihayet sultan da kızı uğrunda can feda edecek olanın halini görmek istiyordu. Herkes hazır olunca bir asker, delikanlının saçlarından tutup hazırlanan atın ayağına bağlamak üzere sürüklerken aniden kurtuldu ve padişahın huzuruna koşup eteğine yapıştı: Okumaya devam et

Başı Yerde Âşık

İskender Pala


Gerçek sevgi sevenin varlığını kaplayan ondan taşan dışa vuran ve görünür kılınan bir vetiredir. Sevme duygusundan dolayı kişinin dış dünyasına yansıyan her şey aslında soyut olanın somutlaşması özün kabukta yansıması siretin surete aksetmesinden ibarettir.
Bu bakımdan sevgi öncelikle seveni sevenin sevgisi oranında da sevileni etkiler. Sevenin sevgiliye karşı takındığı tutum ve davranışlar onun huzurunda veya gıyabında gösterilen gayret ve hizmet bu sevginin dışa vurumunda da başlıca belirleyici unsurdur.
Eski terbiye geleneğimizde konuşulan sözü üç yerde baş eğerek dinlemek bir kaidedir. Bunlardan biri büyüklerin küçükleri (amirin memuru üstün astı) azarladıkları ayıpladıkları hatalarını ikaz ettikleri esnada küçüğün başını eğerek dinlemesidir (yazık ki modern hayatta küçükler büyüklere baskın çıkma konumundalar). İkincisi kendisine iltifat edilen kişinin tevazu gereği başını yere indirmesi bunun mahcubiyeti ile mahviyetkârlık göstermesidir (Bu dahi şimdilerde tersine dönmüştür). Başı yere indirmenin üçüncü sebebi asıl konumuz olan gerçek sevgi ve hürmettir. Okumaya devam et

Bulutuna Sadık Yağmurlar Gibi Gel

İskender PALA


Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır…
Ve damla damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır
Tohumu eken bilir
Göz yaşın döken bilir
Gül kadrin diken değil
Çileyi çeken bilir
Ve ey gözyaşım,
Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel,
ve KADİM BİR DOSTU UĞURLAR GİBİ GİT…
Bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan coşkusuyla gel,
geleceği savaşa mecbur annelerin korkusuyla git…
Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel;
goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git…
Bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel,
ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git
Yalınkalem savaşlara meftun acılarla gel,
pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git…
Ve ağlamaktan korkma gözüm!